Kocaeli Haberleri Kocaeli Son Dakika

Kocaeli'nin Nabzını Tutan Site Kocaeliparaf.com'a Hoşgeldiniz. Kocaeli'in Güçlü Sesi, Kocaeli Haber, Kocaeli Haberleri, Kocaeli Yerel Haberleri

Kocaeli Paraf Haber Sitesi

Kemalpaşa Mh. Cumhuriyet Cd. Petan İşhanı Kat: 5 No:30 İzmit, Kocaeli
sennuruzan@gmail.com

Torpilin Olmadığı Bir Ülkede Yaşamak İstiyorum!

Liyakatın değil, sadakatin; bilginin değil, tanıdıkların; emeğin değil, torpilin kazandığı bir düzende insanın umudunu koruması ne yazık ki giderek zorlaşıyor. Bugün bu ülkede yalnızca yaşamak değil, hak ederek yaşamak da zorlaştı.

Şennur Yıldız

Köşe Yazarı


Torpilin Olmadığı Bir Ülkede Yaşamak İstiyorum!

Liyakatın değil, sadakatin; bilginin değil, tanıdıkların; emeğin değil, torpilin kazandığı bir düzende insanın umudunu koruması ne yazık ki giderek zorlaşıyor.

Bugün bu ülkede yalnızca yaşamak değil, hak ederek yaşamak da zorlaştı. Nefes almak için bile birilerinin referansına ihtiyaç duyduğumuz bir düzenin içinde sıkışıp kaldık. Oysa insanın en temel hakkı, kimsenin adamı olmadan, kimseye boyun eğmeden, emeğinin ve bilgisinin karşılığını alarak yaşayabilmektir.

Ne yazık ki liyakat, birçok alanda yerini torpile; adalet, yerini ilişkilere; başarı, yerini itaate bırakmış gibi görünüyor.

Bir siyasi dayınız, babanız, amcanız ya da güçlü bir tanıdığınız varsa önünüzde kapılar açılıyor. Ne kadar bildiğiniz, ne kadar donanımlı olduğunuz, hangi eğitimlerden geçtiğiniz, yıllarca nasıl emek verdiğiniz ikinci plana itiliyor. Yeter ki doğru kişiyi tanıyın, doğru kapıyı çalın, doğru insanın gölgesinde durun!

Sanki bu ülkenin görünmez kuralı şu: İtaat et, rahat et!

Peki ya yıllarca okuyan, kendini geliştiren, gecesini gündüzüne katan, hakkıyla bir yerlere gelmeye çalışan insanlar? Onların emeği, birilerinin telefonuyla, bir talimatıyla, bir yakınının hatırıyla yok sayılabiliyor. İşte insanın en çok canını yakan da budur: Çalışmanın değil, bağlantının kazandırdığına inanmak zorunda kalması.

Bugün yağcılığın yükseldiği, dürüstlüğün bedel ödediği!

Bir dönemden geçiyoruz...

Birilerini öve öve bitiremiyorsanız, her söylediğine doğru diyorsanız, yanlışını bile alkışlıyorsanız bir anda kıymetli olabiliyorsunuz. Dün eleştirdiğiniz insanın bugün koltuğuna göre fikir değiştirmek, gerçeğin karşısında susmak, güçlü olanın yanında saf tutmak bir marifetmiş gibi sunuluyor.

Oysa insanın karakteri, gücün karşısında ne söylediğiyle değil, yanlışın karşısında ne kadar dik durabildiğiyle ölçülür.

Gerçeği söyleyen dışlanırken, gerçeği eğip büken el üstünde tutuluyorsa orada yalnızca liyakat değil, vicdan da yara almıştır.

Ve biz, yanlış yapanı uyarmak yerine onu alkışlamayı; haksızlığa karşı çıkmak yerine güçlü olanın yanında durmayı seçtikçe bu düzenin bir parçası hâline geliyoruz.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!

Toplum olarak en büyük yaralarımızdan biri de işte bu duyarsızlığımız.

Komşusu açken tok yatabilen, bir insan haksızlığa uğradığında başını çeviren, bir kadın şiddet gördüğünde susan, bir emekçinin hakkı yenirken sesini çıkarmayan bir anlayışın içinde giderek yalnızlaşıyoruz.

Başkalarının acısı bizi ilgilendirmiyorsa, adaletsizlik yalnızca bizim kapımızı çaldığında öfkeye dönüşüyorsa orada toplumsal vicdanı sorgulamamız gerekir.

Bugün başkasına yapılan haksızlığa sessiz kalırsak yarın aynı haksızlık bizim kapımıza geldiğinde sesimizi duyuracak kimseyi bulamayabiliriz.

Çünkü adalet, yalnızca kendimiz için istediğimizde değil, başkasının hakkını da savunduğumuzda anlam kazanır.

Bir toplumun çöküşü, kötülüğün çoğalması kadar iyilerin susmasıyla da başlar.

Demem o ki! 

Komşuluk bitti, gösteriş başladı!

Bir zamanlar komşunun kapısı çalınır, bir tabak yemek paylaşılır, bir bardak çayın etrafında dertler konuşulurdu. İnsanlar birbirinin yalnızlığını fark eder, sevinciyle sevinir, acısıyla üzülürdü.

Bugün ise kimi zaman bir bardak çayı paylaşmamak için bahaneler üretiyor, birbirimize ayıracağımız birkaç dakikayı bile fazla görüyoruz.

Dışarıda kahve içmek, şık mekânlarda fotoğraf vermek, sosyal medyada kusursuz bir hayatın görüntüsünü sergilemek modernlik ve mutluluk göstergesi sayılıyor. Giyinmek, kuşanmak, bakımlı olmak elbette kötü değil. Ancak insanın değerini yalnızca görünüşüyle, oturduğu mekânla, giydiği kıyafetle ölçmeye başladığımızda asıl önemli olanı unutur hale geliyoruz. 

Şıklık başka, zarafet başka; görünüş başka, insanlık başkadır.

İnsanları birbirinden uzaklaştıran şey her zaman mesafeler değil, bazen birbirimize karşı kaybettiğimiz samimiyettir.

Devletin koltukları emanet, liyakat şarttır!

Devlet kurumları, birilerinin yakınlarını ödüllendireceği makamlar  da değildir. O koltuklar, kamuya hizmet etmek için vardır. Bir göreve getirilen kişinin önceliği, kendisini oraya taşıyan kişiye bağlılık göstermek değil, halka ve hukuka karşı sorumluluğunu yerine getirmek olmalıdır.

İşi bilmeyen, yeterliliği sorgulanmadan sırf siyasi bağlantıları sayesinde önemli görevlere getirilen insanlar yalnızca hak edenlerin önünü kesmez; kurumların işleyişine, kamu kaynaklarına ve vatandaşın devlete duyduğu güvene de zarar verebilir.

Elbette her atamayı torpil olarak nitelendirmek doğru değildir. Ancak atamalarda ölçüt bilgi, deneyim, yetenek ve hakkaniyet olmaktan çıkarsa toplumun adalet duygusu da zedelenir.

Üstelik insanlar artık konuşmaktan da çekinir hâle gelirse sorun daha da büyür. Çünkü kimin arkasında kimin olduğunu bilmediğiniz, bir eleştirinin size neye mal olacağını kestiremediğiniz bir ortamda susmak, zamanla kendini koruma yöntemine dönüşür.

Peki, herkesin korkarak sustuğu bir yerde yanlışları kim düzeltecek?

İnsanlar neden bu kadar mutsuz?

Sokakta yürüyen insanların yüzlerine bakın. Kaygılı, yorgun, huzursuz yüzler görüyoruz. Elbette insanların mutsuzluğunun tek nedeni torpil ya da liyakatsizlik değil. Geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı, yalnızlık ve güvensizlik de hayatlarımızı ağırlaştırıyor.

Ancak insanın emeğinin karşılığını alamayacağını düşünmesi, hakkını aradığında sonuç elde edemeyeceğine inanması, geleceğini kendi çabasıyla kuramayacağını hissetmesi de umudunu tüketiyor.

Oysa insan, çalıştığında karşılığını alacağına; haksızlığa uğradığında hukuk önünde hakkını arayabileceğine; çocuğunun geleceğinin tanıdıklara değil yeteneğine ve emeğine bağlı olacağına inanmak ister.

Adaletin güçlü olduğu, fırsat eşitliğinin korunduğu toplumlarda insanların geleceğe daha güvenle bakabilmesinin temelinde de bu güven duygusu vardır.

Ben torpilin olmadığı bir ülke istiyorum!

Ben, bir insanın işe girmek için birilerinin kapısında beklemek zorunda kalmadığı bir ülke istiyorum.

Bir gencin geleceğini kurarken ailesinin siyasi bağlantılarını değil, kendi bilgisini ve yeteneğini düşünmesini istiyorum.

Bir koltuğa oturanın gücünü kimden aldığıyla değil, o görevi ne kadar hak ettiğiyle değerlendirilmesini istiyorum.

Haksızlığa uğrayanın kim olduğuna bakılmaksızın hakkının savunulduğu, güçlü olanın değil haklı olanın kazandığı bir düzen istiyorum.

Komşusunun derdine kayıtsız kalmayan, bir insanın acısını kendi acısı gibi hissedebilen, birbirine selam vermekten, bir bardak çay ikram etmekten, gönülden destek olmaktan kaçınmayan insanların yaşadığı bir ülke istiyorum.

Kimsenin kimseye kul olmadığı, insanların korkuyla değil özgürce konuşabildiği, farklı düşüncelerin düşmanlık sebebi sayılmadığı bir ülke...

Çünkü insan olmak için bir bedel ödemek zorunda kalmamalıyız. Dürüstlüğümüz yüzünden kaybetmemeli, hakkımızı savunduğumuz için yalnız bırakılmamalıyız.

Herkes bu dünyaya aynı nefes alma hakkıyla geliyor. Kimsenin diğerinden daha ayrıcalıklı doğmadığı, hukukun önünde herkesin eşit olduğu bir yaşam mümkün olmalı.

Ben ayrıcalık istemiyorum. Hak istiyorum. Torpil istemiyorum. Liyakat istiyorum. Korku değil, güven; suskunluk değil, cesaret; gösteriş değil, samimiyet istiyorum.

Ve en önemlisi, insanın insan olduğu için değer gördüğü bir ülke istiyorum.

Çok şey mi istiyorum?

Hayır!

Ben yalnızca adaletin, eşitliğin, vicdanın ve umudun sıradan bir insanın hayatında da karşılığının olduğu bir ülkede yaşamak istiyorum.

Bu Haberi Beğendin Mi?
5 kişiden 5 kişi beğendi

Sen de yorumunu yaz!

E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *