Kanaat Ve İktisat
Zenginlikte ve fakirlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak gerekir. Mülk Allâh’ındır. Rızık Allâh’a aittir. Cenâb-ı Hak, kulundan zühdî bir hayat istiyor.
Mehmet Sönmezoğlu
Köşe Yazarı
Zenginlikte ve fakirlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak gerekir.Mülk Allâh’ındır.Rızık Allâh’a aittir.Cenâb-ı Hak, kulundan zühdî bir hayat istiyor.
Yani dünya nimetlerini Allah yolunda kullanmak ve nefsânî arzulardan müstağnî olabilmek…Kullara dünya hayatında, ihtiyaçlarının üstünde verilen mal ve mülk, bir emânet ve imtihandır.Emânete, mülk sahibinin şartlarına riâyet ederek tasarruf edilmelidir.Cenâb-ı Hak, emâneten verdiği maldan istifâde edilirken;İsraf ve lüks istemiyor.Pintilik ve cimrilik de istemiyor.İktisatlı bir şekilde, riyâzat ve kifâyet ölçüsünde, istifâde edip, arta kalanı Allah yolunda infâk etmemizi arzu ediyor.Esasen;Lüks ve israf, insanın karakter ve şahsiyet zaafını kapatma gayretinin neticesidir.İnsan; güzel ahlâkıyla, fazîlet ve meziyetleriyle, nezih karakter ve şahsiyetiyle Cenâb-ı Hak katında da, insanlar nezdinde de değerli olur.Bu meziyetlerden mahrum kişiler ise, mal mülk yığıp; «Ne kadar zengin!» dedirtmek, modalar ve lüks eşya ile arz-ı endâm etmek, yüksek harcamalarla gövde gösterisi yapmak gibi acayiplikler sergileyerek kendisinden bahsettirme yolunu tutar.
Günümüzdeki bir fecaat:
Anlatıldığına göre; bilhassa sosyal medya denilen mecrâlar, insanların birbirine yedikleri, içtikleri gıdâlarla, giydikleri elbiselerle, bindikleri arabalarla, gittikleri tatil yerleriyle gösteriş yapma mekânlarına dönmüş durumdadır.Hâlbuki mâzîmizdeki nezâket ve zarâfet dolu âdâb-ı muâşeret kaidelerine göre; bir insanın eşyasıyla, zenginliğiyle, maddiyatıyla övünmesi çok çirkin addolunurdu. İnsanlar;“–Bu ev sizin mi? Kira mı?” gibi bir suâle bile;“–Benim!” diye cevap vermekten hayâ eder,
“–Cenâb-ı Hak nasîb etti, emânetçisiyiz.” gibi mütevâzı ve pür edep cevaplar verirlerdi.Aynı mahallede, benzer evlerde oturan fakir ve zengin, âmir ve memur, tüccar ve işçinin hayat tarzları ve evlerinin dekoru hemen hemen aynıydı.
İnsanlar; sahip oldukları imkânları ifade ederlerse, nazara / göz değmesine uğrayacaklarından da çekinirlerdi. Bu sebeple, çarşı pazarda iştihâ duyulan yiyecekler gözler önünde satılmazdı. Lokantalarda yemeklerin önüne perde çekilirdi. Mahrum nazarların takıldığı yiyecekleri yememek tavsiye edilirdi. Fırında bir börek pişirildiyse, mutlaka hizmet edenlere ondan -göz hakkı olarak- ikrâm edilirdi.Günümüzde ise her türlü teşhir -maalesef- psikolojik bir rahatsızlık seviyesine ulaşmıştır. «Paylaşmak» kelimesi bile, mânâ kaymasına uğramış, bir nimeti ikrâm edip bölüşmek mânâsı kaybolup, «nisbet yaparcasına o nimetin resmini herkese göndermek ve gösteriş yapmak» şeklindeki çirkin mânâya kullanılır olmuştur.
Dördüncü haslet:
*İÇTİMÂÎ MÜSLÜMAN*
Akraba, alâkasını kesse bile onlarla alâkayı kesmemek. Sıla-i rahim, akraba ile maddî ve mânevî olarak alâkadar olmak; dînimizin, üzerinde çok durduğu içtimâî bir vazifemizdir.İnsanlık, aileler ve akrabalık bağlarıyla kavim ve milletleri oluşturur. Her ilmeğine ihtimam gösterilirse, toplum bu mânevî bağlarla örülmüş olur. Ama bu bağlar koparsa; ilmekleri kesilmiş bir kilimin bir ip yığınına dönmesi gibi, toplum da bir insan sürüsüne dönüşür.
Peygamberimiz’in yaptığı gibi,Tebliğ ve emr-i bi’l-mârûfa, akrabalardan başlanır. Muhtaca yardıma, akrabadan başlanır. Maalesef, âhirzaman câhiliyyesinde, akrabalık bağları da zayıflamıştır. Günümüz insanı, yalnızlaşmakta, hodgâm / bencil bir şekilde, kendi rahatı ve eğlencesine gömülmekte, başkasıyla alâkadar olmayı bir yük olarak kabul etmektedir. Kardeşlik günleri olan bayramları da tatil hâline getirmektedir.Düğün ve benzeri merasimlerde akrabaların bir araya gelişleri bile; üzülerek söyleyelim ki, faydalı bir içtimâîleşme yerine, birbirlerine gövde ve lüks gösterisine dönüşebilmektedir.
İhsan ve fazîletlerin asgarî zemini, bir iyiliğe mukabelede bulunmaktır. Kendisini ziyaret edeni ziyaret etmeyi hemen herkes yapar.Asıl fazîlet, sana gelmeyene gitmektir.Yani bir karşılık vermek mecburiyeti hissiyle değil; Cenâb-ı Hakk’ın emrini ve rızasını yerine getirmek, güzel ahlâk vecîbesini edâ etmek arzusuyla, sana gelmeyene de gitmek lâzımdır. Bu da bir tevâzu alâmetidir. Âyet-i kerîmede buyurulur: “İbâdurrahman (Allâh’ın rahmetinin tecellî ettiği kullar) yeryüzünde mütevâzı olarak dolaşırlar…” (el-Furkān, 63)Bu fazîleti sergileyebilmek için, nefsi yenmek ve enâniyeti ayaklar altına almak gerekir. Fudayl bin Iyâz -rahmetullâhi aleyh- nefsini şöyle hesâba çekerdi: “Firdevs cennetinde peygamberler ve sıddîklarla bir arada bulunmayı istiyorsun ama, buna karşılık;
Hangi ameli işledin?
Hangi hiddetini yendin?
Sana gelmeyen hangi akrabana gittin?
Kardeşinin hangi kusurunu bağışladın?
Allah için hangi yakınından uzaklaştın veya
Allah rızâsı için hangi uzağındakine yaklaştın?..” (İhyâ, c. II, s. 402)
Burada akrabadan başlayarak; komşu, hemşehri ve bütün ümmete kadar bir müslümanın gönül ufku genişlemelidir.(ALINTIDIR)
Bu Haberi Beğendin Mi?
0 kişiden 0 kişi beğendiSen de yorumunu yaz!
E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *Haftanın Özeti
Son dakika haberleri, resimler, videolar ve özel röportajlar



