Doğrucu Davutun Çilesi
Dünya dönüyor, çağ atlıyoruz, uzaya araba gönderiyoruz ama bir türlü şu “eleştiri” denen basit insan hakkını beline bağlayamadık. Halbuki eleştirmek, hakkını aramak, doğruya doğru, eğriye eğri demek kadar insan olmanın temel direği yok.
Dünya dönüyor, çağ atlıyoruz, uzaya araba gönderiyoruz ama bir türlü şu “eleştiri” denen basit insan hakkını beline bağlayamadık.
Halbuki eleştirmek, hakkını aramak, doğruya doğru, eğriye eğri demek kadar insan olmanın temel direği yok. Lakin gel gör ki, bu devirde birinin yanlışını söyleyeyim desen, kırk satırlık surat asma seansıyla beraber anında bir “eşkıya” yaftası yapıştırıveriyorlar sırtına.
***
Vallahi nezaketle “Şu iş yanlış olmuş kardeşim,” diyorsun, bakıyorsun muhatap hemen pozisyon alıyor. Kaşlar inik, dudak büzük, ses tonu bir anda jilet gibi: “Sen kim oluyorsun da beni eleştiriyorsun? Beğenmiyorsan çek git!” Oysa sen sadece yemeğin tuzu fazla kaçmış demiştin. Adam seni az daha vatan haini ilan edecek. İşte bu yeni çağ hastalığının adı: “İşine gelmeme sendromu.”
***
Hani meşhur bir laf vardır: “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Şimdi öyle mi? Şimdi doğru söyleyeni, daha ağzından ilk hece çıkarken kırk köyün muhtarı ortak bildiriyle sınır dışı ediyor. Yanlışı görüp de “Bu yanlış” dediğin an, muhatabın gözünde bir anda sakallı, pala bıyıklı, dağda gezen bir eşkıya oluveriyorsun. Hatta öyle bir yaftalama ki, neredeyse arkandan “Bu adam düzgün konuştu, kaçın!” diye tellal çağıracaklar.
***
Hikâye bu ya, geçenlerde mahalle bakkalına girdim. Rafların tozunu yutuyorum, bir yandan da bakkala dedim ki: “Abi şu peynirin kenarı biraz küflenmiş, haberin olsun.” Bakkal Hüseyin, elindeki koca satırı tezgâha öyle bir vurdu ki, ses hâlâ kulaklarımda. Gözlerini kocaman açıp, sesini yarım ton pesleştirerek “Kardeşim, sen müşteri misin, müfettiş mi? O peynir özel küflü peynirdir, sen anlamazsın, kültürünü bozma!” demez mi? Yetmedi, arkamdan da mırıldandı: “Nereden geldi bu şimdi, başımıza gırnata mı kesildin...” “Gırnata” lafını duyunca gülmekten kasıklarım ağrıdı. Meğer adam “müfettiş” ile “gırnata”yı birbirine dolamış. O gün anladım ki, doğru söylemek resmen bakkala silahlı baskın yapmakla eşdeğer sayılıyor.
***
Başka bir gün, arkadaş meclisinde muhabbet dönüyor. Biri kalkmış, “Kardeşim ben dünya tarihini çok iyi bilirim, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u uçakla fethetmiştir,” gibi bir şey söyledi. Tabii benim içimdeki “düzeltme şeytanı” hemen dürtüyor: “Oğlum manyak mısın, daha uçağın zerresi yoktu o zaman!” deyiverdim. Ne oldu biliyor musunuz? Masadaki herkes bana döndü, “Ya sen hep böylesin, her şeyi eleştiriyorsun, otur artık şövalye!” “Şövalye” dediler, yeminle! “Eleştirmen” ile “şövalye”yi karıştıran bir zihin yapısı. O masada sustum, çayımı yudumladım. Çünkü sustukça suçlusun. Konuşsan zaten suçlusun. E yürü ya kulum, ne yaparsan yanlış.
***
Bu devirde insanlar, hatalarını yüzüne vuranı değil, hatasını alkışlayıp sırtını sıvazlayanı seviyor. “Aman paşam ne güzel yanlış yapmışsın, helal olsun!” desen, köşkü verirler adama. Ama “Bak burada bir yanlışlık var,” dediğin an, sosyal medyada linç timleri kuruluyor, “Haddini bilmez, sen kimsin, had bildiriyor!” yazıları havada uçuşuyor. Eleştiri yapana “ukala”, “müşkülpesent”, “eşkıya”… Aferin! Doğrucu Davut’u çarmıha geren zihniyet, şimdi klavye başında aynı işi yapıyor.
***
Velhasıl kelam, ben yine de doğruya doğru, eğriye eğri demeye devam edeceğim. Sırtıma yapıştırılan “eşkıya” yaftası da benim madalyam olsun. Hiç olmazsa eşkıyalıkta bile doğrucuyuz, yamuk yapmayız. Ama anladım ki, bu devirde en büyük suç, işine gelmeyen bir gerçeği söylemek. O yüzden hazır olun: Yine bir yerde “Bu yanlış” dersem, hemen arkamdan “Tutun şu eşkıyayı!” diye bağıracaklar. Ben de dağa çıkarım artık, dürüstlük dağlarında tek başıma gezerim olur biter.
Kalın sağlıcakla. Eğriye eğri, doğruya doğru…
Bu Haberi Beğendin Mi?
1 kişiden 1 kişi beğendiSen de yorumunu yaz!
E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *Haftanın Özeti
Son dakika haberleri, resimler, videolar ve özel röportajlar



