Kocaeli Haberleri Kocaeli Son Dakika

Kocaeli'nin Nabzını Tutan Site Kocaeliparaf.com'a Hoşgeldiniz. Kocaeli'in Güçlü Sesi, Kocaeli Haber, Kocaeli Haberleri, Kocaeli Yerel Haberleri

Kocaeli Paraf Haber Sitesi

Kemalpaşa Mh. Cumhuriyet Cd. Petan İşhanı Kat: 5 No:30 İzmit, Kocaeli
sennuruzan@gmail.com

Sarı: Bir Okul Kurmak İstiyoruz

Lastik-İş'in 29. Olağan Genel Kurulda Konuşan Genel Başkan Alaaddin Sarı, 'En büyük gücümüz güçlü örgütlenmemiz. Sendikalarımızı güçlendirmek ve geliştirmek zorundayız. Amacımız bir okul kurmaktır' dedi.

Lastik-İş'in 29. Olağan Genel Kurulda Konuşan Genel Başkan Alaaddin Sarı, 'En büyük gücümüz güçlü örgütlenmemiz. Sendikalarımızı güçlendirmek ve geliştirmek zorundayız. Amacımız bir okul kurmaktır' dedi.

Sabah Saat 10:00’da başlayan  Genel kurul salona giren Lastik- İş Genel Başkanı Alaaddin Sarı, işçilerin “İnadına Lastik-iş, inadına sendika” sloganları  salona coşkuya boğdu. Salonda kurul öncesi Lastik-işçisi mevut genel başkan Alaaddin Sarı’yı tebrik etmek için sıraya girdi. Salonda uzun bir kuyruk oluştu.

SEÇİM YARIN

Pendik Green Park otelde gerçekleşen ve 300 delegenin oy kullanma hakkının bulunduğu kongrede mevcut Başkan Alaaddin Sarı'nın rakipsiz tek liste ile seçime gitti. Divan başkanlığını DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun yaptığı genel kurula; Türk İş Sendikası 1. Bölge Başkanı Adnan Uyar, DİSK Kocaeli Bölge Temsilcisi Vedat Küçük, AK Parti Kocaeli eski İl Başkanı Mehmet Ellibeş, MHP Kocaeli İl Başkanı Murat Nuri Demirbaş, CHP eski İl Başkanı Harun Yıldızlı, Eski MHP İl Başkanı Aydın Ünlü,  delegeler ve çok sayıda işçi katılım gösterdi. Konuşmaların, faaliyet ve denetim raporlarının sunumunun yapıldığı genel kurulun ikinci gününde (yarın) ise seçim yapılacak. Genel kurulun sonunda ise 7 yönetim kurulu, 5 denetim, 5 disiplin ve 70 DİSK Genel Kurulu seçilmiş olacak. 

YAŞAMADIĞIMIZ OLUMSUZLUK KALMADI

Başkan Sarı yaptığı coşkulu konuşmasında sevgili konuklar, değerli arkadaşlarım, öncelikle sizleri, Genel Başkan olduğum Lastik-İş Sendikası adına en içten duygularla selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum. Sendikamız Lastik-İş’in 29. Olağan Genel Kuruluna Hoşgeldiniz! Bu konuşmaya hazırlanırken bir an durdum, düşündüm: Dört yıl boyunca yaşadıklarımızı gözümün önüne getirdim. Karacan’ın öldürülmesinden başlayarak Covid-19 salgını, savaşlar, EYT, gelir adaletsizliği, işsizlik tehlikesi, ücretlerde erime ve yoksullaşma, örgütlenme hakkının kullanılamaması, işten çıkarılan binlerce işçi ve şimdi Maraş depremi. Gerçekten de yaşamadığımız olumsuzluk kalmamıştı. Ben Lastik-İş Sendikasında 30 Mayıs 1999 tarihinde Genel Merkez Yöneticisi olarak göreve başladım. İki buçuk ay sonra 17 Ağustos 1999’da Gölcük depremi ve ardından Düzce depremi gerçekleşti. 20 binden fazla canımız gitti. Üzerinden 24 yıl geçmiş. Bugün ise Şubat’ın 6’sında 11 ilimizi etkileyen Kahramanmaraş merkezli bir deprem yaşadık. Ben de gidip, depremin neden olduğu yıkımı ve acıları yerinde gördüm. Hatay’da, Maraş’ta, Adıyaman’da yaşananlar için “Allah kimseye göstermesin” diyorum. Bizim üyelerimizin bulunduğu Adana ve Urfa’da depremde evi yıkılan, enkaz altından çıkarılan, hala evlerine giremeyen üyelerimiz var. Üyelerimiz arasında ölen olmadığı için şükrediyoruz. Ama resmi açıklamalara göre yaklaşık 50 bin can gitti. Neredeyse 150 bine yakın yaralı var. Ben bir kez daha depremde ölen yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.

MARAŞ DEPREMİNDE KADER BİRLİĞİ SERGİLEDİK

Öte yandan, “yüzyılın felaketi” olarak adlandırılan bu deprem üzerinde düşünmek zorundayız. Yaşadığımız topraklar deprem yatağı. Bu gerçeği yüzlerce yıldır biliyoruz. Buna karşılık 80 yılda yaşadığımız 3 büyük depremde, Erzincan’da, Gölcük-Düzce ve şimdi de Kahramanmaraş depremlerinde yüz binden fazla insanımızı kaybettik. Bazı tahminlere göre bu rakam 300 bine kadar çıkıyor! Özellikle 1999 Gölcük depreminden sonra, bir bilinç oluştuğunu ve artık depremlere karşı bir önlem alınacağını düşünmüştük. Ne yazık ki yanıldığımızı görüyorum! O zaman, “nerede yanlış var?” diye sormak zorundayız. Bu felaketlere “Her koyun kendi bacağından asılır.” şeklinde yaklaşarak bir sonuç alamayacağımızı artık anlamak zorundayız. Depremlere karşı seferberlik öncelikle kamunun her türlü önleyici çalışmayı yapması ile gerçekleşebilir. “Herkes kendi binasını kontrol ettirip, güçlendirsin” diyerek hiçbir yere varamıyoruz! Depremlerde on binler ölüp gidiyor. Yapmamız gereken kamu kaynaklarıyla desteklenen ve tüm deprem bölgelerini toparlayan önleyici planlar oluşturup, uygulamaktır. Hiç kuşkusuz, depremlerin sonunda ortaya çıkan dayanışma ve destek kampanyaları önemlidir. Maraş depreminden sonra da dünyada az rastlanan bir kader birliği sergiledik; yaralarımızın sarılmasına yardımcı olduk. Ama bu katkılar, ölümleri ve yıkımları önlemiyor. Başarmamız gereken, deprem öncesinde, depremde gerçekleşmesi beklenen yıkım ve ölümleri önleyecek iyileştirmeleri bir an önce gerçekleştirmektir. Bu depremle ortaya çıkan yıkımın bedeli bazı tahminlere göre 85 milyar doları buluyor! Bu kadar büyük kaynağı yardımlarla toplayıp yerine koyamayız. Böyle yıkımları önleyeceğiz; başka yolu yok! Öte yandan depremde ölen insanlarımızın sayısı konusunda bile bir kargaşa varlığını sürdürüyor. Açıklanan resmi rakamlar 50 bin civarındayken, 100 bin, hatta 180 bin ölü tahminleri ortada dolaşıyor. Bir türlü netleşemiyoruz! Ama bütün bu karmaşa yalnızca deprem sırasında ölenlerin sayısı ile de sınırlı değil! Örneğin, Covid-19 salgını dolayısıyla hayatını kaybedenler konusunda da bir netlik yok! Covid dolayısıyla gerçekleşen bazı ölümler için başka ölüm nedenleri gösterildiği anlaşılıyor. Bu nedenle Covid ölümleri gerçekte olduğundan daha düşük gözüküyor.

İŞÇİ SINIFI TÜİK'E GÜVENMİYOR

Toplam ölüm sayımız 100 binden fazla olarak açıklanıyor. Ama TÜİK 2020-2021 yılları için ölüm istatistiklerini açıklamakta zorlanıyor! Resmi verilere göre Türkiye Covid ölümlerinde binde 8 ile dünyanın en düşük oranlarından birine sahip. Oysa biz bu, “verileri gizleme” alışkanlığıyla yalnızca kendimizi kandırıyoruz. Çünkü çağımız iletişim ve bilgi çağı…Hiçbir şey gizli kalmıyor! TÜİK bu veri gizleme alışkanlığını son dönemde iyice geliştirdi. Örneğin, TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranlarına toplumun hiçbir güveni kalmadı. Son TÜİK verilerine göre Şubat 2023’te Tüketici Fiyatları yıllık olarak son 12 ayda yüzde 55 artmış! Buna kim inanır Allah aşkına!? Giyim-kuşam fiyatları düşmüş; yani ucuzlamış. TÜİK’in nerede yaşadığını gerçekten merak ediyorum. Bu fiyatları Türkiye’de herhangi bir alışveriş yerinden, pazardan, bakkaldan derlemiş olamazlar! Biz kendi üyelerimize sorduk: “TÜİK’in enflasyon verilerine inanıyor musunuz?” diye. Ne çıktı biliyor musunuz? Lastik-İş üyelerinin yüzde 99’u “İnanmıyoruz” diyor. Kadın üyelerimizin yüzde 100’ü; yani tamamı güvenmediklerini belirtmişler! Ben bu farkı, kadınların mutfağa, geçim derdine daha yakın olmalarına bağlıyorum. Onlar daha doğrudan yaşıyorlar çünkü gerçekleşen fiyat artışlarını. Bu ülke bizim; bu kurumlar da bizim. Yazık değil mi TÜİK gibi bir kuruma!? Topluma güven vermesi, yol göstermesi gereken, bilgi üreten kurumların gözden düşürülmesine, önce o kurumların karşı çıkması gerekmez mi?

CEBİMİZDEKİ YANGIN TÜİK’IN AÇIKLADIĞININ EN AZ İKİ-ÜÇ KATI!

Üstelik bir zamanlar güvenilir olan TÜİK, yıllarca her kesimin iyi-kötü kabul ettiği verileri başarıyla üretti. 1980’ler, 1990’lar boyunca hep enflasyon vardı ama, hiç böyle bir yoğun güvensizlik yoktu. 2000’li yılların ilk 15 yılında yıllık yüzde 10-15 enflasyonlar açıklanırdı; o zaman da böyle bir güvensizlik yoktu. Bu verilere güvenilir ve örneğin, toplu sözleşmelerde TÜİK verilerine bağlı zamlar kararlaştırılıp uygulanırdı. TÜİK yüzde 15 enflasyon açıkladığında, kimse, “yüzde 25 enflasyon var” demezdi. Şimdi ne oldu? Son bir yıldır enflasyon uçuşa geçti ve TÜİK şaşırdı. “Bu artışı nasıl gözlerden saklarım” derdine düştü. Daha doğrusu, görevini yapmadı ya da yapamadı. Açıkladığı veriler tutarsızlaştı; vatandaşların yaşadığı gerçekler ile TÜİK‘in açıkladığı değerler hiçbir şekilde birbirine benzemedi. TÜİK’i çok uyardık; defalarca dikkatini çektik. Buna karşılık hiçbir düzelme olmadı! TÜİK gerçek enflasyonu açıklamak yerine, hesap oyunlarıyla enflasyon gerçeğini saklamak için uğraştı. Sonra ne oldu? Bu yılın başında, 2023 yılının Ocak ayında, 2022 yılı için TÜİK’in açıkladığı enflasyon değerlerine kimse inanmadı. Enflasyona bağlı olarak yapılan tüm sözleşmeler değiştirildi. Bütün toplu sözleşmeler yeniden gözden geçirildi. Kamu çalışanları ve emekliler dahil, bağıtlanmış tüm sözleşmelerde ücret zamları TÜİK’in açıkladığı rakamın iki katına çıkarıldı! Özel sektördeki tüm toplu sözleşmeler için yeniden ücret zammı pazarlığı yapıldı! TÜİK, bilgi saklama derdine düştü; ama toplum patladı! Siyasal iktidar ve işveren örgütleri dahil hiç kimse, bu rüzgarın önünü kesmeyi beceremedi. Çünkü herkes biliyor ki TÜİK’in enflasyonu doğru değil; cebimizdeki yangın TÜİK’in açıkladığının en az iki-üç katı! İşçiler böyle düşünüyor. Toplumda uyuşmazlıklar artıyor; talepler yükseliyor. Peki, TÜİK bu ülkede iş barışını bozmak için mi var? Çelişkileri ve uzlaşmazlıkları arttırmak için mi görev yapıyor? Bugün ülkemizde grevler artıyor. TÜİK’in bunda sorumluluğu vardır!Yazık oluyor, sevgili arkadaşlarım! Bir ülkenin saygınlığı geleneklerini oluşturan ve güvenilirliği tartışılmayan kurumlarla sağlanır. Bu durum, devlet kurumları için, sendikalar için, siyasi partiler için böyledir. Ama en çok TÜİK gibi, üniversiteler gibi topluma veri ve bilgi üreten kurumlar için geçerlidir. TÜİK güvenilir olmazsa, Türkiye saygın bir ülke olamaz! Kendi yurttaşları gözünde de olamaz; dünya çapında da olamaz!

HAKKIMIZI ALANA KADAR MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞIZ!

Bugün ülkemiz ne yazık ki dünyada en yüksek enflasyon oranına sahip ülkelerden birisidir. Özellikle 2021 yılının ikinci yarısından başlayarak fiyatlar hızla tırmandı. Bugün, 2023 yılının Mart ayında bu ülkede domates 40 lira, biber 60 lira, ekmek 6 lira, ev kiraları 15-20 bin lira’dan başlıyor. Dünyanın eli yüzü düzgün hiçbir ülkesinde bu kadar hızlı artmış fiyatları görmüyoruz.  Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da enflasyon oranları yıllık yüzde 5-10 düzeylerindeyken, Türkiye’de yıllık yüzde 100’lerde dolaşıyor. Enflasyon dolayısıyla yoksullaşıyoruz! Emekçiler olarak alım gücümüz her geçen gün geriliyor. “Enflasyon yüzde 15’tir.” diyenler, asgari ücrete yüzde 55 zam yapıyorlar. Ama asgari ücret bir ay sonra açlık sınırının altında kalıyor. Değişen bir şey olmuyor. Emeklilere asgari ücret de verilmiyor. Bir kez daha söylüyorum: Her geçen gün yoksullaşıyoruz. Buna “mutlak yoksullaşma” diyorum.  Öte yandan ücretlilerin ulusal gelirden aldığı pay da geriliyor. Zaten bozuk olan gelir dağılımı emekçiler aleyhine daha da bozuluyor. 2000’li yılların başında memlekette üretilen her 100 liranın 35 lirasını ücretliler alırken, bugün bu pay 25 liraya düşüyor. Başka bir deyişle, toplam ulusal gelirin yirmi yıl önce üçte birini alan emekçiler, bugün dört biri ile yetinmek zorunda kalıyor. Buna karşılık sermaye gelirleri yüzde 40’lardan yüzde 55’lere yükseliyor. Ben bu duruma “göreli yoksullaşma” diyorum. Toplumun diğer kesimlerine kıyasla ücretlilerin geliri azalıyor. Ekonomi büyüyor ama emekçilerin geliri büyümüyor. Zaman içinde sayıları artan işçiler büyüyen gelirden daha az pay alıyor ve yoksullaşıyor. Ekonomi büyürken emekçilerin yoksullaşmasının adı belli; buna “yoksullaştıran büyüme” diyorlar. Böyle bir ekonomik ve toplumsal işleyişi reddediyoruz. Bu düzeni değiştirmek için yola çıktık; hakkımızı alana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz!

ENFLASYON CANAVAR HALİNE GELDİ

Bize kendi yok oluşumuzu kabul ettirmek için bazıları büyük çaba harcıyor; sözde bilimsel tezler oluşturuyorlar. Bu görüşlerden biri, “enflasyon artışına ücret artışlarının yol açtığı” iddiasıdır. Bağışlayın ama, söylemek zorundayım: Bu yaklaşım büyük bir palavradır. Bu sözler, ücretlerin arttırılmaması ya da enflasyondan az arttırılması için uydurulmuş gerçek dışı iddialardır. Böyle olduğu son bir iki yıllık dönemde hem dünyada hem de Türkiye’de yaşanan gelişmelerle açıkça ortaya çıkmıştır. Dünyada örneğin, 2022 yılında gerçek ücretler gerilemiş; buna karşılık enflasyon yükselmiştir. Ülkemizde de enflasyonun yükselmesiyle ücret artışlarının hiçbir ilişkisi olmamıştır. Bu sözleri söylerken yalnızca gerçeklere ve olgulara dayanarak konuşuyorum. TÜİK Türkiye’de ilk enflasyon sıçramasının 2021 yılının Aralık ayında %13 ile başladığını açıkladı. Sonra bu artışlar Ocak 2022’den Nisan 2022’ye kadar devam etti. Artışların tavan yaptığı Aralık 2021’de Türkiye’de hiçbir ücret artışı olmamıştı! Ücretler artmamış ama enflasyon patlamıştı. Son dönemde ise TÜİK hep enflasyonu düşük göstermeye çalıştı ve ücretler de doğal olarak düşük arttırıldı. Buna karşılık fiyatlar hep yükseldi; enflasyon bir canavar haline geldi. Elbette “Ücretler arttığında fiyatlara hiçbir etkisi olmaz” demiyorum! Ama “başka nedenlere dayalı enflasyon artışlarının ücretlerden kaynaklandığı” yalanını tekrarlayıp duranların yüzüne bu gerçekleri vurmak zorundayız. Çünkü onlar işçilerin yoksullaşmasıyla zenginin daha zengin olmasını sağlamaya çalışıyorlar. Ben, “Buna aldanmayalım” demek istiyorum.

DEMOKRASİ İŞÇİ'NIN EKMEĞİDİR 

Ülkemiz ekonomik ve sosyal açıdan sorunları olan ve ne yazık ki sorunları giderek artan bir ülkedir. Bugün ekonomik olarak karşılaştırmalı ulusal gelirimiz 10 yıl öncesi ile aynıdır ve gerçekte hiçbir artış göstermemiştir. Bu yoksullaşma en çok da biz emekçileri etkilemiştir. Milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Özellikle son üç yıldır bu yoksullaşma süreci büyük bir hız kazanmıştır. Bir yandan enflasyonun yüksekliği, öte yandan gerçek değeri ile açıklanmaması, çalışanların satın alma gücünün giderek erimesi sonucunu doğurmuştur. Bu sonuç toplumsal çatışmaları arttırmakta, toplu sözleşmelerin barışçı bir şekilde sonuçlanmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde ülkemizde haklarımızı korumak ve satın alma gücümüzü artırmak için vereceğimiz mücadele daha çetin ve zorlu bir ortamda gerçekleşecektir. Böyle bir mücadelenin başarı ile sürdürülmesi ise her şeyden önce sendikal birlik ve bütünlüğümüzü korumamıza bağlıdır. Hiç kuşkunuz olmasın ki yaşadığımız yoksullaşmanın, hayat pahalılığının ve geçim zorluklarının en önemli nedeni örgütsüzlüktür. Sendika üyesi olan işçilerin işten atılmasıyla başlayan, toplu sözleşme ve grev haklarının yasaklanmasıyla devam eden baskıcı bir toplumsal ortam içinde yaşıyoruz. Düşünce ve inanç özgürlüğü yoksa, ifade özgürlüğü kısıtlıysa, gösteri ve yürüyüş hakkı baskı altındaysa, örgütlenme özgürlüğü çeşitli barajlarla engelleniyorsa o ülkede işçinin refahının artması mümkün değildir. Sendikal haklar ve özgürlükler kullanılamıyorsa, o ülkede, iş güvencesi sağlanamaz; emekçilerin satın alma gücü artamaz; işçiler işsizliğe karşı korunamaz ve sosyal haklara sahip olamaz; insan onuruna yakışır bir emeklilik yaşayamaz; iş kazalarında ölümlerden korunamaz! Onun için biz işçiler 250 yıldır “Demokrasi işçinin ekmeğidir.” diyoruz. Onun için her türlü darbeye ve baskı rejimine karşı çıkıyoruz. Onun için yüz yıldır kuvvetler ayrılığı diyoruz; genel ve özgür seçimler istiyoruz. Onun için temel hak ve özgürlüklere dayalı demokratik bir düzen oluşturmak amacıyla mücadele ediyoruz. Anayasamızda yer alan tanımla; gerçekten demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olalım istiyoruz. Bunu başarabilmek için; Ucuz ve güvencesiz çalışmaya yönelik 12 Eylül yasaklarını aşalım. Demokratik temsili ortadan kaldıran seçim barajlarını demokratikleştirelim. Seçilmiş krallar ortaya çıkaran siyasal parti sistemini değiştirelim.

'İKİ YÜZLÜ DEMOKRASİ” ALGISINA  SON VERELİM 

Bugün artık çekilmez hale gelen ve işçilere büyük acılar yaşatan bu demokrasicilik oyunu bitsin! Sendika üyesi olduğu için 10 binlerce işçinin işten çıkarıldığı bu “iki yüzlü demokrasi” algısına bir son verelim. Sendika üyeliğini, işçiler için işten çıkarmalarla adeta bir tuzağa dönüştüren bu kepazelik artık son bulsun! Memleketimizin kanayan yarası olarak onlarca yıldır var olan bir sorun bugünlerde çözüme kavuştu. EYT olarak bilinen “emeklilikte yaşa takılanlardan” söz ediyorum. Gerçekten de bu sorunun çözümü için adım atanlara teşekkür etmeliyiz.

BÜYÜK BİR ADALETSİZLİK SONA ERDİ

Ama kardeşlerim, bir çözüm başka adaletsizliklere yol açıyorsa ne yapmak gerekir? EYT 24 yılda bu noktaya ulaştı. Beş milyon emekçinin yıllarca engellenen hakları sonunda tanındı. Böylece büyük bir adaletsizlik sona erdi. Tamam ama, şimdi bir gün farkla ortaya çıkan 17 yıllık gecikmeye ne demeli? Böyle bir düzen sürdürülebilir mi? Türkiye’de bir an önce adil ve insancıl bir emeklilik düzeni oluşturulmalıdır. Adil bir dünya, insanlara ölüme en yakın oldukları günlere kadar emeklilik hakkı tanımayarak kurulamaz. EYT yasası ile gelen çözüm, korkarım, daha derin başka yaralar açacaktır.

40 YILIK DÜZEN “VAHŞİ KAPİTALİZM” OLARAK ŞEKİLLENDİ 

Dünyamız gerçekten her alanda büyük değişim geçiriyor. Son 40 yılın düzeni “Vahşi kapitalizm” olarak şekillendi. Ama artık bu düzen hem pratik olarak hem de ahlaken çöküyor. Son 40 yılda bu kapitalist işleyişin insanlığa; Savaşlar, Güvencesiz çalışma, Ucuz işçilik, Çocuk emeğinin sömürülmesi, Çevre kirliliği, İklim sorunu ve küresel ısınma, Enerji sorunları Büyük bir gelir eşitsizliği ve adaletsizliğiİşçi örgütlenmelerinde gerileme Demokratik hak ve özgürlüklerden uzaklaşma getirdiği görülüyor. Bu sistem Covid-19 krizinde sınıfta kalmıştır. Böyle bir sağlık düzeninin ulusal veya uluslararası düzeyde kabul edilir olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Değişik gerekçelerle dünyanın her yerinde çatışmalar, savaşlar çıkıyor. Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdiler. Neredeyse 20 yıldır milyonlarca insanın ölümü pahasına, çatışmalar sürüyor. Dünyanın egemen güçleri, enerji kaynaklarına ve petrole sahip olabilmek için her türlü insanlık dışı yol ve yöntemi de kullanarak saldırıp duruyorlar.  Bu gelişmeler ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Ulusal sınırlarımızın değiştirilmesi için açık ya da gizli bin türlü planın ortada döndüğü anlaşılıyor. Emperyalizm bütün iki yüzlülüğü ile sadece kar elde etme amacı peşinde koşarak yayılmacı emellerini gerçekleştiriyor. Bir yandan, sözde ‘’demokrasi’’ deyip dururken, darbeler yapmaya ya da askeri darbeleri desteklemeye devam ediyorlar. Mısır, Somali, Sudan, Mali ilk akla gelen örnekler. Ama 15 Temmuz 2016 Türkiye’sini de hiç unutmamalıyız. Darbeciler başarılı olsaydı, bugün nasıl bir ortamda yaşardık? 1980’de gerçekleştirilen 12 Eylül darbesinin izleri 40 yıl sonra hala silinemedi. Özellikle biz işçiler gerek örgütsel gücümüz gerekse bireysel işçi hakları konusunda 12 Eylül’ün götürdüklerini hala geri alabilmiş değiliz. Üstelik 15 Temmuz darbe girişimini gerekçe göstererek uygulamaya konulan olağanüstü hal ve özgürlüklerimizi sınırlayan baskı dönemi, bugün yaşadığımız sorunların daha da ağırlaşmasına yol açmıştır.

HER KOŞULDA EN ÇOK ÇALIŞAN İŞÇİ KESİMİ OLDU

Gerekçesi ne olursa olsun, hiçbir darbeyi ve hiçbir baskıcı yönetimi kabul edemeyiz. Biz, Lastik-İş olarak darbelere ve diktatörlüklere karşı mücadele içinde tarihini yazmış bir örgütüz. Bu uğurda çileler çekildi; canlar verildi; bedeller ödendi. Rıza Kuas’ın deyimi ile ‘’Lastik-İş çetin bir Demokrasi Mücadelesi üzerinde kurulmuştur.’’ Sendika tüzüğünde yer alan amaçları arasına, ‘’darbelere ve diktatörlüklere karşı mücadeleyi’’ koymuş örnek bir örgüttür Lastik-İş. Tüzüğümüzün sendikamızın amaç ve ilkeleri başlıklı ikinci maddesinde bu durum açıkça belirtilmiştir. Bugün gerçekten de bir ‘’geçiş toplumu’’ içindeyiz. Yaşadığımız Covid-19 salgınını da bu çerçevede değerlendiriyorum. Bu salgında ölenlerin sayısı tüm dünyada 6 milyona yaklaştı. Ülkemizde de 100 bini geçti. Tüm insanlığın eve kapandığı, milyarlarca insanın ölüm tehlikesi altında yaşadığı, korku ve paniğin tüm yeryüzünü sardığı günler geçirdik. İşyerleri, okullar, ibadethaneler boşaldı. Ama en çok biz işçiler çalışmaya devam ettik.

 UCUZ EMEK DEPOSU OLMAYI REDDEDİYORUZ

Bence bu salgın insanlığın başına büyük bir bela olarak geldi. Ama ne yazık ki bu belaya biz sebep olduk. Sermayenin küreselleşmesinin bir sonucu olarak, her türlü kirlilik dünyaya yayıldığında bundan başka bir sonuç çıkabilir miydi? Toprağın altını üstünü, suyu, havayı kirleterek nasıl yaşayabiliriz? Başka bir ifadeyle, yerden göğe kirletilen bir dünyada hiçbir şey olmamış gibi yaşamamız mümkün müdür? Yeraltı sularından ozon tabakasına kadar, yeryüzünün bütün dengelerinin bozulduğu bir ortamda sanayileşme olsa ne olur; ekonomi büyüse neye yarar? Böyle bir kirlilikten ‘’yüzümüze takacağımız maskelerle’’ korunabilir miyiz? Salgın Çin’de ortaya çıktı Çin’de son 20-25 yılda büyük bir sermaye birikimi oluştu; üretim alanları çeşitlendi ve büyüdü. Örneğin, dünyanın en çok otomobil ve lastik üreten ülkesi Çin oldu. Bu nedenle bir Çin modelinden söz ediyorlar. “Çin modeli” insanların insafsızca sömürüldüğü, ucuz işçilik cenneti olarak öne çıkarılan bir örnek. Bizi de Avrupa’nın Çin’i yapmaya çalışıyorlar. Avrupa sanayileşmesi için çöplük olmayı da; ucuz emek deposu olmayı da reddediyoruz. Ama sevgili kardeşlerim kazanmak için birlik olmak zorundayız; dayanışma içinde olmak zorundayız; çok çalışmak zorundayız; özverili olmak zorundayız; bilinçli olmak zorundayız; birbirimize güvenmek ve sonuna kadar birlikte mücadele etmek zorundayız. Salgın hastalıkların sonuçlarından ve enflasyondan korunmanın da işsizlikten korunmanın da gelir dağılımını düzeltmenin de tek bir yolu var: Örgütlü mücadeleyi yükseltmek zorundayız. Sendikalarımızı güçlendirmek ve geliştirmek zorundayız. Bu mücadele ile yeni ekonomik ve demokratik haklar elde etmek zorundayız. Bu mücadele ile ‘’sosyal devlete’’ ulaşmak zorundayız.

ÖRGÜTLENMEYİ BÜYÜTMELİYİZ 

Onun için bugün dünyada ve ülkemizde temel olarak iki kavga var: Birincisi örgütlenme özgürlüğü ve sendikal haklar. İkincisi ise sosyal korumaları geliştirecek bir demokratik toplum düzeni. Biz Türkiye’de böyle bir toplumsal dönüşümün mücadelesini veriyoruz. Dünya sendikal hareketi de benzer şekilde bugün temel hedefini “yeni bir toplum sözleşmesi” olarak belirlemiş bulunuyor. Bu yeni sözleşme, insanca yaşamayı, güvenceli ve iyi ücretlerle çalışmayı, insan onuruna saygıyı, temek hak ve özgürlüklerin eksiksiz kullanılmasını ifade ediyor. Bu nedenle örgütlenmeyi büyütmeliyiz! Sermayeye bırakırsak, tüm toplum yoksullaşacaktır. Çünkü sermayenin büyük bölümü işçilerin örgütlenmesine karşıdır. İşçiler aç açık kalmış; işsizlikle boğuşuyormuş; ailesi, çocuğu varmış; insan haklarıymış… Hiçbirisinin önemi olmuyor. ‘’Dışarıda milyonlarca işsiz nasıl olsa işe başlamayı bekliyor. Öyleyse bu sendikalaşma, bu yüksek ücretler, bu talepler ne oluyor?‘’ Bu ve benzeri ilkel yaklaşımlara karşı çıkmalıyız. Çünkü böyle düşünenler dünyanın bütün insancıl birikimlerini ve uygarlık değerlerini göz ardı ediyorlar. Böyle düşünenler dünyanın emekçiler için yaşanması mümkün olmayan bir cehenneme dönüşmesini istiyorlar demektir. Buna izin veremeyiz.

LASTİK-İŞ'İ KARALAMAK İSTEDİLER 

Ne yazık ki dünyamız çatışmalardan ve savaşlardan uzak kalamamaktadır. Dünyanın birçok bölgesinde emperyalist güçlerin, çıkarlarını savunmak için, milyonlarca insanın canına mal olan savaşlar çıkardıkları görülüyor. Hemen yanı başımızda, Suriye ve Irak’ta yaşananlar yakın geçmişin bu konudaki en somut örnekleridir. Üstelik Ortadoğu’daki bu gelişmeler ülkemizin bütünlüğünü tehdit eden sorunlara da yataklık etmektedir. Ayrılıkçı örgütlerin bölgesel güç haline gelmesi, yaklaşık yüz yıl önce Ulusal Kurtuluş Savaşıyla oluşturduğumuz sınırlarımızın değişmesi ve ülkemizin bölünmesi tehdidini gün geçtikçe arttırmaktadır. Bugün hepimizin Ulusal bütünlüğümüzün korunması konusunda gerekli duyarlılığı gösterme sorumluluğu büyük önem taşımaktadır. Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Biz hiçbir zaman ve hiçbir şekilde, ulusal güvenliğimiz gerekçe gösterilip temel hak ve özgürlüklerimizin sınırlanmasını ya da ortadan kaldırılmasını savunan yaklaşımlara izin veremeyiz. Biz ulusal bütünlüğümüzü de demokratik hak ve özgürlüklerimizi de birlikte korumak ve geliştirmek zorundayız. İşçi haklarını ve emekçilerin mücadelesini ulusal birlik ve bütünlüğün karşıtıymış gibi göstererek engellemeye çalışanlara karşı çıkmak zorundayız. Sendika üyeliğimizi, toplu sözleşme hakkımızı, grev hakkımızı, örgütlenme özgürlüğümüzü, düşünce ve inanç özgürlüğümüzü sonuna kadar savunacağız. Bu topraklarda birlik ve bütünlük içinde, ama temel hak ve özgürlüklerimize sahip olarak demokrasi içinde yaşamak istiyoruz. Sendikamız dört yılı aşkın bir süredir yeni bir değişim sürecini yaşıyor. Onursal Genel Başkanımız Abdullah Karacan’ın Adapazarı Goodyear fabrikasında menfur bir saldırıyla öldürülmesinden sonra birçok açıdan yoğun saldırılarla karşı karşıya kaldık. Bireysel suçlamalardan ve karalamalardan oluşan bu saldırılar, hem sendikamızın kurumsal varlığını hem de rahmetli Karacan’ın anısını lekelemeyi hedefliyordu. Lastik-İş’i karalamak isteyenler beni ve yönetim kurulundaki arkadaşlarımı kuşku altında bırakacak çamur atma girişimlerinde de bulundular.

YOLUMUZA AYNI ŞEKİLDE DEVAM EDECEĞİZ

Ancak bugün bu salonda somut örneğini gördüğümüz gibi, Lastik-İş düşmanları, Lastik-İş’in birlik, bütünlük ve dayanışması ile onurlu mücadele geleneğinin altında ezilmeye mahkûmdur. Geçtiğimiz üç yıl boyunca gerçekten iş güvencemizi sağlamak ve satın alma gücümüzü korumak için büyük mücadeleler verdik. İşverenler tarafından gündeme getirilen ücretsiz izin uygulamalarını kabul etmedik. Ekonomik krizin ve salgının bütün yükünü işçilerin omuzlarına yıkmaya çalışanlara karşı çıktık. Kazanılmış haklarımızı ve satın alma gücümüzü koruyarak başarılı toplu iş sözleşmelerine imza attık. Yeni örgütlenmelerde işverenlerin saldırılarına karşı direndik. Çıkmak zorunda kaldığımız grevleri başarıyla sonuçlandırdık. İş kolumuzda taşeron uygulamasına son verdik ve bu arkadaşlarımızın haklarını toplu sözleşmeler ile düzenlemeye başladık. Lastik-İş Rıza Kuas’lardan, Abdullah Karacan’lardan, 15-16 Haziranlardan, DİSK geleneğinden aldığı güçle geleceğini en aydınlık şekilde kuracaktır. Burada Genel Kurul için toplanmış arkadaşlarımız, tüm Lastik-İş üyeleri ile birlikte, sendikamızı, sonraki kuşaklara daha güçlü bir mücadele örgütü olarak aktaracaktır. Abdullah Karacan’ın öldürülmesinden sonra Lastik-İş’in dağılmasını bekleyenler büyük bir yanılgıya düştüler. Bugün sendikamız daha sıkı bir şekilde birbirine kenetlenmiş olarak varlığını sürdürüyor. Gelecekte de aynı durumun devam edebilmesi için yoğun eğitim programlarını uygulamaya koymuş bulunuyoruz. Daha önce örneği görülmemiş, sistemli, yaygın ve yoğun bir eğitim programı uyguladık. Yaklaşık sekiz bin üyemizi eğitim çalışmalarına katmayı başardık. Önümüzdeki dönemde aynı şekilde eğitimleri sürdüreceğiz.

YENİ VE GÜÇLÜ PROJELERİMİZ OLACAK

Aydınlık geleceğimiz için sendikamızı bugünden hazırlamak zorundayız. Bu nedenle göreve geldikten sonra Yönetim Kurulumuz, her türlü ihanet ve karalamaya karşı mücadelesini yılmadan sürdürdü. Hiçbir asılsız suçlamaya ve örgütümüze yönelik saldırıya teslim olmadı. Her mücadelenin bilinçli bir toplum oluşturduğumuzda daha başarılı olacağına inandığımız için sendikal eğitimlere öncelik verdik. Belki de 74 yıllık tarihimizin en yaygın eğitim programını 2020, 2021 ve 2022 yılları içinde hayata geçirdik. Yaklaşık sekiz bin üyemizle değişik konularda eğitimler gerçekleştirdik.Tüzüğümüzde yaptığımız bir değişiklik gereği, ‘’sendika temsilciliği aday eğitimleri’’ başlattık ve birçok işyerinde bu eğitimlerin önemli bölümünü tamamladık. Hızla eksiklikleri giderip eğitimleri tamamlayarak, temsilci seçimlerine yeni ve daha güçlü bir yapıda geçmek istiyoruz. Yeni sendikal politikalar üreterek geleceğe dönük uygulamalara yöneldik. Sosyal sendikacılık anlayışı ile üyelerimiz yanında ailelerini de sendikal mücadelenin bir parçası yapacak şekilde yolumuza devam ediyoruz.

SOSYAL AKTİVİTELERİMİZ DEVAM EDECEK

70. yılından başlayarak sendikamızın kuruluş yıldönümlerini geleneksel etkinliklerle birleştirdik. Resim sergileri, anma toplantıları gibi değişik etkinlikler düzenledik. Ayrıca kültürel atılımları da geleneksel hale getirdik. Üyelerimiz arasında şiir yarışması artık heyecanla beklenir oldu. Çocuklarımızın yaptığı resimleri değerlendirerek büyük bir gururla sergiliyor ve ödüllendiriyoruz. Yine çocuklarımız için yabancı dil ve matematik kursları düzenledik. Kocaeli şubemizde uygulamaya geçtik. Diğer bölgelerde de yaygınlaştırmayı planlıyoruz. Çocuklarımız için yaz kampı ve kültür etkinlikleri düzenlemek amacıyla gerekli olan alanı satın aldık. Bu alanı kullanılır hale getirebilmek için hazırlıklarımızı hızla sürdürüyoruz. Umuyorum ki kısa bir zaman sonra gerçekten üyelerimizin eş ve çocuklarıyla buluşabildiği, çocuklarımızın spor ve eğitim ihtiyaçlarının karşılandığı bu faaliyetimizi de hizmete sunabiliriz. Yeni alt yapı çalışmalarına da devam ediyoruz. Çerkezköy Bölge Temsilciliği ile İstanbul ve Gebze Şubelerinde yenileme çalışmaları yaptık.Kocaeli Şubemizi yeni baştan inşa ederek çok yönlü bir hizmet binası haline getirdik. Açılışımızı 1 Temmuz 2021 tarihinde düzenlediğimiz ve üyelerimizin yoğun olarak katıldığı bir törenle gerçekleştirdik. Aynı açılışa Kocaeli Valiliğini, Belediye Başkanlığını temsil eden yetkililer katıldığı gibi Konfederasyonumuz DİSK’in yöneticileri de bizimle birlikte oldular.

ÇOK GÜÇLÜ BİR SENDİKA ALTYAPIMIZ VAR

Sendikamızın maddi alt yapısını güçlendirmek konusunda da hiçbir geri adım atmadan kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz. Bütün zor koşullara rağmen otelimizi çok yönlü olarak çalıştırmayı başardık. Salgın, deprem gibi olağanüstü durumlar için sosyal amaçlı kullanıma açtık. Sendikal çalışmalarımız için de önemli bir merkez haline getirdik. Sosyal tesislerimiz varlığını sürdürüyor. Son depremde tehlikeli bir durum gösteren Kocaeli Şubemizi yenileyerek, yeniden açtık. Burada yavrularımız için özellikle yabancı dil ve matematik alanlarında kendilerini geliştirmelerini sağlayacak özel eğitim merkezi de kurmuş bulunuyoruz. Bunun yanında yaz kampı projemizi bütün hızıyla devam ettiriyoruz. Çocuklarımızın kendine güvenlerini arttıracak bu merkezin çalışmalarını hızlandırdık. Benim sizlerle paylaşmak istediğim bir hedefim daha var. Lastik-İş Sendikası Genel Merkez Yönetimi olarak nitelikli işçi yetiştirecek bir okul kurmak istiyoruz. Bunun için de hepinizden moral, destek alacağımıza inanıyoruz. Hep birlikte aynı hedeflere doğru yürüyebilirsek, başaramayacağımız hiçbir şey yoktur.

DAYANIŞMA İÇİN BİRLİK OLMALIYIZ

Sayın Konuklar, Sevgili Kardeşlerim İnanıyorum ki bu genel kurulumuz, sendikamızın daha canlı bir şekilde varlığını sürdürmesini sağlayacaktır. İşçilerin ekonomik ve sosyal hakları için sürdürülen mücadelenin çok yönlü olarak ele alınması gerekir. Bu nedenle, örgütlü topluma sahip çıkarak hep birlikte geleceğe yürümeliyiz. Demokratik haklarımızı geliştirmek için, çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlayabilmek için, toplum içinde onurlu ve başı dik yaşayabilmek için, daha iyi toplu sözleşmeler için, İş güvencemiz için, yeni işyerlerini örgütlemek için, İş kazalarında ölmemek için, İşsizlik tehlikesinden korunmak için, Emeklilik döneminde insanca yaşayabilmek için, Omuz omuza, bir ve bütün olarak, dayanışma içinde sendikamız da birleşerek yürümeliyiz.

BAŞKA ÇIKIŞ YOLUMUZ YOK!

Bu bilinçle Genel Kurulumuzun Lastik-İş Sendikasının geleceğine, işçilerin temel hak ve özgürlükleri ile satın alma güçlerinin geliştirilmesi mücadelesine yeni bir başlangıç oluşturacağına inanıyorum. Bütün arkadaşlarımızın büyük bir inançla ve sorumluluk duygusu içinde üzerlerine düşen görevleri sonuna kadar yerine getireceğini biliyorum. Genel Kurulumuzun sendikamıza, ülkemize ve üyelerimize önemli katkılar sağlayacak şekilde sonuçlanmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum.

 

Bu Haberi Beğendin Mi?
0 kişiden 0 kişi beğendi

Sen de yorumunu yaz!

E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *